Gelin İndirme Havası Hikayesi

Himmet Karataş Hikayeleri-Şimdi o evin yakınından geçenler, bir annenin küçük kızıyla konuşmalarını yufka kokusuyla birlikte duyabilirler belki. Ama “Gelin İndirme Havası”nı asla
Gelin İndirme Havası
Tweet Paylaş Plus Pinterest
Bütün konuşulanları odasından duyabiliyordu. Evde herkes onu şaşırtacak
kadar değişmişti. O ne saldırganlıktı öyle?
-Defalarca söyledik.Yine söyleyelim. Sizin oğlunuza verilecek kızımız yok!
Annesinden çok ablaları konuşuyordu. Misafirlerse bütün nezaketlerini
korumalarına rağmen eli boş dönmenin burukluğu ile:
-Madem gençler sevmişler birbirlerini, bize araya girmek
yaraşmaz…Dedilerse de yaranamadılar. Sesler dış kapıya doğru kaydı ve
duyulmaz oldu.
Yatağının üzerine kapandı. Hıçkırıkları boğazında birikiyor, kayboluyordu.
Ablaları….En çok onların tutumu yıkmıştı onu. Meğer ne kadar
kıskançmışlar… Oysa Songül, onların sırlarını paylaşmış , küçük kardeş
olarak evin büyüklerine iletmemiş, evliliklerinden sonra da çocuklarına
bakmıştı.
-Songül biz sinemaya gidiyoruz. Tuğçe sana emanet.
-Berke bu gün sizde kalsın tatlım. Akşam davetimiz var da…
İtiraz etmeksizin bir anne gibi bakmıştı onlara. Ablaları o zaman
severlerdi onu. Şimdi o köprülerin altından çok sular akmış, büyümez
sanılan kız büyümüştü. Üstelik bir seveni ve isteyeni vardı.
Büyük ablasının odasına girişiyle irkildi. Öfke dolu gözleri yuvalarından
her an fırlayıp Songül’ü boğacak gibiydi. Bakıyor ama hiçbir şey
görmüyordu.
-Çıldırdın mı sen! Ay, vallahi deli bu kız! Bak, seni severim Songül! Şuna
inan ki ne söylüyorsam iyiliğin için söylüyorum. Vaz-geç! Biz de yaşadık
senin başındakileri. Aşkmış sevdaymış gelir geçer bunlar. Geçim sıkıntısı
baki kalır. Gün gelir beni çok iyi anlarsın ama iş işten geçmiş olur!
Telaşla odanın içinde dolanıp duruyor, kendine pek kulak asmayan kardeşine
kızgınlığından titreyen dudakları kuruyordu.
-Aşk gözlerini kör etmiş senin! Kör! Diyelim ki evlendin bu inşaat
amelesiyle. Sonunuz ne olacak ha? Bu zamanda paran varsa sen de
varsın.Yoksa yok! Ah, bunu bir anlayabilsen… Neyse… İyi düşün, dedi ve
çıkıp gitti.
-Ukala! Diye mırıldandı Songül. İnsan değildi sanki karşısında konuşan,
yüzyıllık iskeletti. Onlar haklılar aslında diyerek aynaya yürüdü. Otuzuna
kadar evde kalmışlar, görüp sevenleri olmamış. Şimdi de beni
kıskanıyorlar.
Annesi kapıdaydı. Onu hiç böyle görmemişti.Tanıyamadı. Bitkindi. “Rahmetli
baban olsaydı…” diye bir iç çekti. Başka bir şey de söyleyemedi. Giderken
öyle bir baktı ki Songül’e “Kızım , bir delilik edipte gitme! Beni yalnız
bırakma…” diyordu sanki.
Yerinden kalktığında göğsünün ortasında bir kor ateşi vardı. Boğazı
kurumuştu. Nefes alamıyordu. Siyah boşluklar büyüdü gözlerinde. “Anne!”
diyecek oldu sesi çıkmadı. Olduğu yere yığılıverdi. Bir kül rengi
yoğunluğunu gittikçe arttırdı yüzünde.
 
Kendine geldiğinde gece yarısıydı. Radyoyu açtı. Yayın çoktan bitmişti. Çay
içmek istedi canı çok…Susuzluğunu keserdi belki. Hep Erdal’ı düşündü çay
demlenirken. Onu düşünmek evin sessizliğini azaltıyordu. Uzaklardan bir
tebessüm getiriyordu solgun yüzüne. Tarifsiz bir yaşama sevinciydi onu
düşünmek. Ama o hastaydı. Şimdi orada olsaydı iyileştirmek için neler
yapmazdı ki…
Gidecekti.
Hiç düşünmeden, pervasızca!
Dokunduğu her eşyadan hücum eden duyguların karışıklığına aldırmadı. Hazır
duran küçük çantasını aldı. Son bardağını yarım bıraktı lavaboya. Belki
bir daha geçmeyeceği salondan ayaklarının ucuna basarak geçti. Hiçbir şey
düşünmek istemiyordu. Son bir kez baktı odasına. Babası 1946 tarihli
portresinde gülümsüyordu. “Songül. Son gülüm benim. Bu evi ayakta tutan
senin güzelliğin ve kokundur. Nereye böyle gece vakti?” der gibi.
Son bir kez çiçeklerini suladı.Tek tek dokunarak bıraktı o efsunlu
kokusunu onlara. “Döneceğim,bir gün mutlaka döneceğim” diyordu, kedisi
Gülce’yle vedalaşırken. Arkasından gelmemesi için kapıyı sıkıca kapadı .
Tüyleri diken diken oldu. Titriyordu.
Günün en serin vaktiydi. Şafak yeni yeni söküyordu. Mahallenin tenha
sokağından kavaklı yola çıktı. İnce bir sis tabakası geceyle gündüzü
ayırıyordu sanki. Yaprak döküntüleri arasında ilerlerken içinde ne idüğü
belirsiz korkular kol geziyordu. Sadece küçük çantasını almıştı yanına. Ne
bohça ne de çeyiz…. Biraz sonra dönüverecekti sanki. Tan yerinin
kızıllığına doğru uçan iki serçe ona çocukluğunu anımsattı. Daha demincek
ilkokula gidiyordu. Her sabah saçlarını özenle tarayan annesine “kurdelamı
takmayacak mısın?” diye acele ettirirdi. Hep aceleciydi. Bunun için mi
acele yaşanmış bir çocukluk vardı on dokuz yaşın buruk sevinçlerinde?
Bunun için mi bırakmıştı annesini, çiçeklerini, kedisini… Hayır! Bu o
değildi! O, her gün öğretmenine küçük elleriyle çiçek veren yumurcaktı.
Annesine sarılıp uyuyandı. Dantel işleyendi, radyo dinleyendi… Kendisine
ne kadar uzaktı.
Bazen yufka yaparlardı annesiyle, bir şarkı kadar güzelken yaz akşamları.
Oklava tıkırtıları arasında “dinleyici isteklerini” dinlerdi küçük
radyosundan. -Özel radyolar daha yokken hayatımızda.- Ara sıra o da
yazardı radyoya. Bir de yufka yaparken çalındı mı istediği şarkı… O ne
delimsirek sevinçti Allah’ım! O ne göklere uçmaktı. Yüreği sığmaz olurdu
göğsüne, ateşe üç beş odun birden atardı.
Yol uzayıp gidiyordu ayaklarının altında. Bir an “dönsem mi?” diye
duraksadı.
Kuşlar sustu birden. Gün doğusuna bir bulut indi. Evde olanları hatırladı
ve devam etti yoluna. Ayrılışın verdiği hüznü ve duygusallığı bırakıp
gerçek bahaneler aradı bu kaçışa. On dokuz yaşındaydı. Kimse zorla
alamazdı onu Erdal dan . Peki dönmeyecekti de niçin bir bohça bile
almamıştı? “Ben seni telli duvaklı getireceğim” demişti Erdal. O anki
sevincini bugünmüş gibi duyumsadı. Sahi duvağı, gelinliği neredeydi?...
Ömrünün geri kalan yıllarını yaşayacağı ev göründüğünde güneş yeni
doğmuştu. Yeni hayatının ilk doğan gününe uzun uzun baktı. İçinde
kayalıkları parçalayan bir sızı vardı. “Annem ne yapar bensiz?
Çiçeklerime, Gülce me kim bakar? Anneciğim ne olur affet beni…”
Kulaklarında çoğalan sesler bir çığ gibi yuvarlanıyor, eziyordu bütün
umutlarını. “Aşkmış sevdaymış gelir geçer bunlar geçim sıkıntısı baki
kalır.” İyice yaklaştığı evin asmalı bahçesinde sanki “Gelin indirme
havası” çalınıyordu. İnanamadı. Hem duvağı yoktu ki onun.
 
Annesi hayatının en acı feryadını kopardı onu bulamayınca. Böyle şeylere
meraklı kadınlar üşüşüverdiler Melek Hanımın evine. Teselli için
söylenenler zavallı kadının yüreğine batan bir iğneye dönüyordu. Neler
söylenmedi arkasından… Neler… Bir çok ağızda birden konuşuldu. Günlerce
bir sakız gibi dolaştı dedikodu sever dillerde. Komşu çocukları çiçeklerini
kırıp ezdiler. Gülceyi kovaladılar oradan oraya.
Kardeşleri küplere bindiler. “Vururum!”dedi büyük oğlan. “İkisini de
vururum!” Birinin sözü bitmeden öteki atılıyordu yiğitlik meydanına.
“Böyle bir kardeşimiz yok bizim! Bir daha ne bu eve ayak basar, ne de
mirastan sözedebilir! O öldü artık ana! Öldü!”
Bohçaları yırtıcı kuşlar misaline dönmüş ellerce açıldı. El emeği-göz nuru
kanaviçeleri , dantelli fiskos örtüleri, işlendikleri yağmurlu kış
günlerinin kokusunu dürgülerinde saklayan yazmaları , bembeyaz bir
gelinlik giyme hayaliyle örülen bütün güzel örgüleri oradan oraya
fırlatıldı... Küçük radyosuna varıncaya kadar nesi varsa geride kalan
hınçla parçalandı.
Gittiği yollara lanetler yağdırıldı.
Ömrünün en büyük yasını tuttu Melek Hanım. Rahmetli eşinin ölümü bile bu
kadar yıkmamıştı onu. O zaman biraz daha gençti. Yavaş yavaş gelmişti
ölümü Hilmi Beyin. Alıştıra alıştıra eriyip gitmişti akciğer kanserinden.
İki oğlunu evlendirmiş, üç kızını ise kendisine emanet etmişti. “Kınalı
kekliğim” dediği Songül daha dokuz yaşında yaşamıştı babasız kalmanın
acısını. Aradan geçen on yıl bir ömre bedel olmuştu Melek Hanım için. Gücü
takati kalmamıştı artık. Günlerce elinde kirmanıyla onun mahalle
arkadaşlarına gitti. Kızını onlarla görür gibi olurdu çoğu zaman. Onlar
konuşurken dalan gözlerini anlamsız sevinçler bürürdü. Bir damla su
serpiliverirdi pişman yüreğine. “Keşke verseydim de bu günleri
görmeseydim. Telli duvaklı gelin etseydim alnımın akıyla!” Bu dert tüketti
Melek Hanımı.
Bir gece küçük kızıyla -babasının kınalı kekliğiydi o- birbirlerine
sarılışlarının tatlı hülyalarındayken o da çekip gitti bu ihtiyar evden.
Bir Hilmi Beyin portresi kaldı duvarda, 1946 tarihli.
Şimdi o evin yakınından geçenler, bir annenin küçük kızıyla konuşmalarını
yufka kokusuyla birlikte duyabilirler belki. Ama “Gelin İndirme Havası”nı
asla…

Rastgele Hikayeler

Yeni Hikayeler

Metin Reklamları