Nefes Açan Hikayesi

İhsan Cihangir Nefes Açan Hikayesi,En güzel hikayeler,yeni hikayeler,makaleler,öyküler,yaşanmış hikayeler, denemeler,çocuklara masallar,ünlü yazarlardan aşk ve ilişkiler üzerine yazılar,sevgi hikayeleri,ayrılık,dostluk hikayeleri,ünlü yazarların öyküleri,
Nefes Açan
Tweet Paylaş Plus Pinterest
Dünyanın yuvarlak olduğunun ispatlanmasından az önceleriydi, hattâ eli
kulağındaydı bile diyebiliriz. Güneyin insanlarından, tütünün mucidi ‘adı lazım
değil’ bey’ in torununun torunu, Ali Kâmil bey o günlerde, gece-gündüz ayırt
etmeden kara kara düşünmekteydi. O zamanlar, güneyin en güneyinde yaşamak
zorunda olduğundan, gündüzlerin hiç bitmeyeceğini zannederken gece oluverir,
gecelerin hiç bitmeyeceğini zannederken gündüz oluverirdi. Güneyin en güneyinde
nedense hiç yaz mevsimi yaşayamadı Ali Kâmil bey. Altı ayda bir gündüz olur da,
güneşi puslu bulutların arasından görebilirse ne alâ... ‘Güney İnsanının
Haklarını Koruma Mahkemesi’ nden çıkan bir kararla, zararlı icatları ve
keşifleri yüzünden Ali Kâmil bey, güneyin en güneyine –o zamanlardaki adıyla
‘buzul güneyi’ ne- sürgün edilmişti. Dedesinin –şu, bizim sivri zekâlı, zevk otu
mucidinin- yolunu izlediğini sanmayın sakın ! Ali Kâmil bey aslında yararlı,
yararlı olduğu kadar ilginç icatların peşinde koşmaktaydı. Fakat, ne hikmetse, o zamanlar bu, bazı çıkar çevrelerinin işine gelmemekteydi.
 
Sürgüne gönderilmeden önce, yani dünyanın yuvarlaklığının ispatından iki yüz yıl
önce, Ali Kâmil bey güneyin en güzel bölgesinde : orta güneyde, çam ormanlarının
arasında bir kulübecikte yaşamaktaydı. Buzul güneyine sürgün edilmesine sebep
olan icatları, işte orada filizlendi.İlk bulduklarına icat demek yanlış olur
aslında, bunlar daha çok keşif türü buluşlardı. Siz; yaşlı dünyanın genç
insanları, daha iyi bilirsiniz ki, keşif mevcut durumdaki bir şeyi bulup ortaya
çıkarmaktır. İşte bu konuda, o zamanlar Ali Kâmil bey’ in üstüne adam yoktu.Tek
başına yaşadığı kulübesinden haftada bir-iki kez çıkar, kent yaşamına yeni yeni
geçildiği o günlerde, kentin en entel tabakasının uğrak yeri olan sohbet
odalarına giderdi. ‘Kahve’ nin çoktan icat edildiği ve ‘bir fincan kahvenin kırk
yıl hatırı vardır’ deyiminin ‘bir tas kahvenin dört yüz yıl hatırı vardır’ diye
bilindiği o günlerde, koyu kahvelerin içildiği koyu sohbetlerde, Ali Kâmil bey
yeni keşiflerini muhataplarına ballandıra ballandıra anlatır, fakat her seferinde mutlaka ağır bir biçimde eleştirilir, alay edilir, sonra sinirden fitil olmuş bir halde kulübeciğine geri dönerdi.
 
Buna karşın, kesinlikle yılmaz, adına yeni yeni ‘masa’ denilmeye başlanan şeyin
(eşyanın tekili olan şey) üzerine kâğıtları atar, bütün siniriyle yazmaya
başlardı. Yazdıklarının gelecekteki yaşlı dünyanın genç insanları tarafından
mutlaka dikkate alınacağını düşünür, onunla avunurdu.
Bir seferinde, yine bütün siniriyle kentten ayrılıp çam ormanına daldığında,
sinirini üzerinden atabilmek için, kulübesine kadar koşmaya karar verdi. Koşmaya
başladı, koştu koştu koştu... Hızını alamadı, kulübeyi de geçti, orta ormana
geldi, halâ koşuyor, baktı bunun bir sonu yok durdu. Hem de soluk soluğa falan
kalmamıştı. Buna sizin gibi, o da inanamadı, geriye koştu, koşmaya başladığı
yeri buldu, sonra hafif bir soluk soluğa kalmışlıkla tekrar ileri koştu ve en
sonunda tam bir soluk soluğa kalmışlıkla , koştuğu mesafeyi yüz bin güney insanı
adımı ölçtü ki bu bugünkü ölçüye göre on bin yaşlı dünya insanı adımı eder. Bunu
üçle çarptı, üç yüz bin güney insanı adımı...Kafası karıştı, kulübesine geri
döndü, adına artık masa demeye alıştığı şeyin yanında duran, o zamanki adıyla
‘tabure’ denen şeyin üzerine oturdu, ilerideki günlerde buzul güneyine sürgüne
gittiği zaman düşüneceği gibi kara kara düşünmeye başladı.
 
Buzul güneyinde halâ gündüz olduğu halde, orta güneyde hava kararmaya başlamıştı
ki, taburesinden kalktı, sivri zekâlı, zevk otunun mucidi dedesi gibi, çam
ormanında, ‘buldum buldum !’ diye bağırarak koştu, biraz önce koşmaya başladığı
yere geldi. Kafasını kaldırdı, devasa çam ağaçlarına ve araya sıkışıveren ulu
çınar ağaçlarına baktı, küçücük parmağını kaldırdı, havada bir-iki kez salladı,
ağaçlar kendisini duyuyormuş gibi, ‘sizi gidi sizi !’ diye onlara seslendi. Bu
sefer ki keşfine kimsenin inanmayacağını düşündü, üzüldü, ‘ama olsun, belki
onlar bana inanır.’ dedi, koşarak kulübesine vardı, kâğıt çoktan icat
edildiğinden zorlanmadan, düşündüklerini, bir hokka dolusu mürekkep ve bir kuş
tüyü yardımıyla, geleceğin yaşlı dünyasının genç insanlarına yazmaya başladı :
“Ben, Ali Kâmil, yeni bir şey buldum ! Bunu sizinle paylaşmak istiyorum, hem
belki siz benim bu keşfimi henüz keşfedebilmiş değilsinizdir, beni dikkatle
dinlerseniz keşfetme zahmetinden de kurtulursunuz.

Bilirsiniz, keşfetmek epey zorlu bir iştir. Neyse sizi daha fazla meraklandırmadan anlatayım : bugün
koştum, hem de öyle az bir mesafeyi değil, yaklaşık üç yüz bin adımı. Her yüz
bin adımda en fazla birkaç saniye soluklanmışımdır. Yani, neredeyse hiç durmadan
koştum. İnanın, bu zamana kadar benim koştuğum mesafeyi koşan bir tek güney
insanı dahi görmedim. Bunu çok düşündüm ve sonunda şunu buldum : benim bu kadar
mesafeyi koşabilmemin sebebi ağaçlardır. Evet, yanlış duymadınız: ağaçlar...
Çünkü ben yaklaşık dört yüz yıldır çam ormanında küçük bir kulübede yaşıyorum ve
çitaları, kaplanları gördüm, onlar da benim gibi uzun mesafeleri koşabiliyorlar.
Tabii, gözlemlediğim kadarıyla onlar benden daha hızlı koşuyorlar, fakat eminim
bunun sebebi onların dört ayağı, benim iki ayağım !
olmasıdır. Neyse, madem biz bu kadar uzun mesafeleri koşabiliyoruz,
etkilendiğimiz ortak bir şey olması gerekir diye düşündüm. Bu da olsa olsa
ağaçlardır. Bence ağaçlar, benim koşma performansımı artıran bir şey
çıkarıyorlar ve bunu havaya salıyorlar. Bu şey, Aristo’nun dünyanın üç temel
maddesi diye tanıttığı maddelerden biri olan havaya benzer olsa gerek. Çünkü
havayı göremediğimiz halde varlığını biliyoruz. Ben de bu şeyi göremediğime göre
o da hava gibidir. Ben ona bir isim taktım, umarım beğenirsiniz, ona ‘nefes
açan’ dedim. İşte, sözün özü, benim bugün üç yüz bin güney insanı adımı mesafeyi
zorlanmadan koşmamı sağlayan, havaya benzeyen, adına ‘nefes açan’ dediğim
şeydir.
Bir gün, bunu siz tekrar keşfettiğiniz zaman, isterseniz adını
değiştirebilirsiniz. Ama lütfen, altına ‘İlk mucidi, Güney İnsanı Ali Kâmil Bey’
diye not düşmeyi unutmayın ! Yeni keşiflerimde görüşmek üzere !”
İşte bizim Ali Kâmil beyin, buzul güneyine sürgün edilmesine sebep olan şeyler
bu ve buna benzer, Güney İnsanının Haklarını Koruma Mahkemesine (GİHKM) göre,
güney insanının aklını karıştıracak, boş işlerle uğraşmalarına sebep olacak
keşifleriydi. Fakat, Ali Kâmil bey hiç yılmadı, keşiflerine buzul güneyinde de
devam etti ve yaşlı dünyanın genç insanları, kendisinin de dediği gibi onunla
yeni keşiflerde buluşmaya devam etti...

Rastgele Hikayeler

Yeni Hikayeler

Metin Reklamları