Himmet Karataş Ay Doğar Yağmur Üstüne Hikayesi

Ay Doğar Yağmur Üstüne Hikayesi

Himmet Karataş Hikayeleri-İnce ince yağan yağmur da beni çağırıyor sanki. Öylece bırakıyorum masayı. Birkaç boş çay bardağı ve dolu bir kül tablasıyla... Hayatımızı işgal eden onca sözcüğe rağmen bir eşini bulamayan mısralarımızı da alıyorum yanıma.
Ay Doğar Yağmur Üstüne
Tweet Paylaş Plus Pinterest
“Yağmurlu bir günde gelmesen asla affetmeyecektim seni.”
Kehribar rengi şetlant kazağının kollarını çekerek, kalemini alıyor eline. Kaldığımız yerden devam der gibi bana bakıyor. Hangi şiiri arıyor ki yüzümde? Uzayan ve uzadıkça mesafelere sarkan bir zamanın neresinde yakalanır mısralar? Yarım bırakılan hangi şiir onarılabilir bunca kurak günlerden sonra…
 
Evet, çok uzun zaman olmuştu görüşmeyeli. Bir yaz günü polikliniğin arka bahçesindeki zeytin ağaçlarının gölgesinde içmiştik son çaylarımızı. Karalama kağıtlarının her bir yüzüne bir mısra yazmış, gerisini getirememiştik. Gecenin üçünde ansızın uykuyu bölen mısralar yoktu ortalıkta. “Şiirle inatlaşılmaz”deyip, geçmiştik bir kalemde günlük hesaplara, kredi kartı limitlerine ve senin araba kilometrede kaç yakıyor lakırdılarına… Meğer masada ikimizden başkaları da varmış. Kalabalığı sevmiyor şiir.
 
Yarım bıraktığımız şiirleri çıkarıyorum cebimden tomarla. Yağmur bütün öfkesini alır dostumun. Ancak böyle bir günde gidilir ona. Attığım gülden incinecek bir yürek taşıyordu çünkü. Fakat bu şehrin yağmuruna güvenilmez demiştim kendime. Bir sebep daha olmalı.
Tek mısradan başka ne yetişirdi imdada.
“Bana mazeret bulma.”
“Yok,” diyorum “mazeretim yok… Sanki daha dün ayrıldık bu masadan. Öyle bir şey işte dostum. Zamanı algıladığımız her yerde tükeniyor şiir. Sonunda yine buradayım.”
“Baksana zayıfladım bile !”diyerek üstünü düzeltiyor. “ Rejimdeyim.”
“Evet, dikkat etmek gerekiyor artık yediğimize içtiğimize.”
Çay ve sigaradan ödün yok ama. Onları çıkarınca hayatımızdan şiirsiz kalacakmışız gibime geliyor. Dijital fotoğraf makinesi ve kamera aldığını da ekliyor rejimine. İnsan rejim yapınca daha mı çok sever kendini?
“Bir şiir söyle de çekeyim seni.”
”Ol ateş ki güle çevirir âşıkı Gül yüzüne baktığım bağçeden.”…
“Ne zaman yazdın bunu?”
“Birkaç gün önce …” Kafeteryanın kapısı aralanıyor. Tıpkı şiirlerimiz gibi yarım kalıyor bu cümle de… Oysa yıldırımın denize nasıl düştüğünü anlatacaktım. Nasıl savrulduğunu gül sağanaklarının… Kapıda, kendini göstermekten aciz bir hemşire şiire karışmak istercesine;
“Bahadır bey, hastanız var!”diyor. -Bağlantı kesildi. Tekrar deneyin.-
“Biraz bekler misin, hemen bakıp geleceğim.”
“Tabii ki,”diyorum. Gözlerimdeki gül sağanağını gizleyerek
“Boş durma ha, bir şeyler yaz.” Diye de ekliyor kapıdan çıkarken.
“Baş üstüne dostum.”
 
İnce ince yağan yağmur da beni çağırıyor sanki. Öylece bırakıyorum masayı. Birkaç boş çay bardağı ve dolu bir kül tablasıyla... Hayatımızı işgal eden onca sözcüğe rağmen bir eşini bulamayan mısralarımızı da alıyorum yanıma. Bir sigara alıp döneceğim. Kaldırım taşlarına bakmadan yürüyorum. Böyle havalarda toprak kokusunu severim. Fakat ilk kez fark ettiğim bir koku bütün benliğimi uçuruyor sanki. Deniz kokusu… Zamanın dışına çekiyor adımlarımı bu koku. Yüzümün en solgun yerinden süzülerek beynimin bütün kıvrımlarına giriyor… Sesini duyuyorum. Yağmuru yineleyen sesin çağırıyor beni. Bir kaç adımda bana doğru at. Neden yarım kalıyor şiirler anlarsın diyor. Bulutlar aşağı çekiyor gökyüzünü. Kimse görmemeli bir şiirin nasıl tamamlandığını dercesine.Yoksa büyüsü bozulur sözcüklerin…
 
Denizi göremiyorum. Burada durup dönmeliyim. Bekleyenim var… Yo, hayır bu an’ı yaşamalıyım. Hem belki de operasyon falan gereklidir hasta için. İşi uzayabilir. Deniz kanıma giriyor. Ellerim cebimde denize doğruluyorum. Yola çıkınca denize varmak ne güzel şey. Bütün yollar denize mi çıkar bu şehirde?
-Bilmiyorum, buranın yabancısıyım.
- Yağmurun ve denizin dans gösterisi başlamış. Bu fırsat kaçırılır mı hiç? Bekle dostum. Az sonra döneceğim. Yepyeni şiirlerle. Kimse aramamalı beni… Telefonu kapatıyorum.
“Bizimkiler ekmek yemeyi seviyor, bu ekmekle dört turist doyar.” Diyen tostçunun önünden geçerken artık bana ulaşılamıyordu. Ne var bu kadar kararacak? Gündüz ortasında kara gece gibi gökyüzü. İçine atmış yazın öfkesini belli ki. Dokunsan ağlayacak bir hali var bulutların. Bu özellikleri coğrafya derslerine asla girmez. Kümülüs denip geçilir kısaca. Ya denize olan sevdaları? O kavuşmanın etrafa yaydığı deniz kokusu… Nereye dipnot düşülür? Hangi arama motorunda rastlanır bu kayda..? Çitlembik ağaçlarının arasından bir kuru yaprak gibi savrularak usulca bir masaya düşüyorum. Çay diyorum garsona, uzaktan sessiz sinema diliyle.
Yanıma kadar gelip yorulmasına ne gerek var? Kabaran deniz başımı döndürüyor. Yağmuru rahatlatan kokusu ise çayıma karışmalı. İçmeliyim deniz kokusunu. Tekrar istemeliyim garsondan. Hem de duble.
Garson, “masaya yıldırım düşmez” demişti.
Öyle olmadı. Sarsıldım. Yeniden yeşerdi yapraklar dallarda.
“Saçlarının haziran sarısını da sevdim.”
“Son öykünü çok beğendim “diyor. İlk kez deniz kokusuyla tatlandırılmış bir çay içiyoruz.
“Yalnız, ikinci bölümde biraz felsefe yapmışsın. Öykünün doğallığına makyaj yapmışla birebir görüyorum bunu.”
Denizin bir volkan üstüne yayıldığını söylesem bana ne der? Baksana nasıl kabarıyor.Etrafa rayihalar saçarak, maviye boyuyor hayallerimizi.
“Gecenin üçünde yazdığın şiir de kısa ve çarpıcı.”
“Senin güzelliğinden bir gökyüzü yaptım çocuklara bu yüzden onlar hiçbir masala sığmadılar” böyleydi. Bir anda yıldırım düştü ve paramparçaydım. Sonra bu sözcükleri buldum yerimde.
“Her zaman gelir misin buralara?”
“Aksine , uzun zamandır uğramıyordum.Yağmuru bekledim hep….Sigara almak
için çıkmıştım.Arkadaşım bir hastasına bakacaktı….”
“Geleceğini biliyordum”,diyor. Tamamlanmış şiirleri göstererek. Günbegün içinde bir sonbahar yağmuru taşıyan yarım bırakılmış şiirleri çok iyi tanıyordu çünkü.
“Yıldırım denize düşünce çözülür dilin... Ve bir şair, gül yağmurundan asla kaçamaz…”
Deniz mi tutuldu?..Bu kaçıncı çay garson? (Çaykurda dostun mu var.Bizi öldürmeye kastın mı var) Bak, gün akşam olmuş söylediğin yok….Sımsıkı tutuyorum ellerini avuçlarımda. Denizin güle dönüşen kokusunu duyuyorum. Zamanın buhar olup uçtuğunu da… Biliyorum. Yüzüne bakarsam, ay doğar yağmur üstüne…
 
Bahadır, dostum affet beni. Bak yine yağmur yağacak. O zaman geleceğim…
Üstelik yarım şiir olmayacak hayatımızda. Hatta denizi tutup getireceğim masamıza. Bırak kokusu bende kalsın. Yağmuru hangi şiir çağırmaz ki… Bu sefer kağıdı büyük iste garsondan. Bize tost kağıdı getir de. Deniz taşabilir nede olsa.

Rastgele Hikayeler

Yeni Hikayeler

Metin Reklamları